Mahsun Şahin


BİRAZ SESSİZLİK

GİDENLERİN HATIRINA


Taziye, kelime anlamıyla birini teselli etmek, birinin acısını paylaşarak ona sabır ve metanet dilemektir. Taziye vermek, yani tesellide bulunmak; insanın en savunmasız kalabileceği, kendisini kalabalıklar içerisinde bile yalnız ve anlamsız hissedebileceği anlardan biri olan ölüm karşısındaki en önemli insani davranışlardan biridir. Taziye sadece "başınız sağ olsun" demek de değildir. Bu dünyadan göçüp giden sevdiklerimizin bıraktığı o tarifsiz acı boşluğunu, kalan dostlarla doldurma çabasıdır. Bu haliyle taziye, bizim için ekmek gibi, su gibi en temel ihtiyaçtır. Acının paylaşıldıkça azalacağı düşüncesiyle dostun dosta, komşunun komşuya, akrabanın akrabaya "Üzülme, yalnız değilsin," diyebilmesi; insanın nezaketle örülmüş en güzel, en zarif davranışlarından biridir.

Taziyelerde bir araya gelen kalabalıklar; aile bireylerinin, ölümün o soğuk ve donuk gerçekliği karşısında daha bilinçli ve daha metanetli durmasını sağlar. Evin içinde toplanan dost ve akrabalar, kapıdan içeri giren tanıdık ya da tanınmadık yüzler ve her gelenin ardından tekrar edilen dualar; yas sahibine bu acı gerçekliği travmatize olmadan kabullenmeyi ve hayata daha güçlü tutunmayı öğretir. Bu haliyle taziyeler, toplumsal anlamda en kıymetli limanımız işlevini görür. Aslında cenaze evinde taziye vermek için bulunurken sadece öte dünyaya göçüp giden sevdiklerimizi anmıyoruz; yaşayanların da birbirine tutunma haline şahitlik ediyoruz. Hayatta kalanlar ile göçenlerin tefekkürü içine giriyor, kıymet bilip daha sıkı bağlar oluşturmaya çalışıyoruz. Kısacası "insan insana muhtaçtır" sözünün, bir kayıp karşısında toplumsal bir dayanışmaya nasıl dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.

Gelenlerin ve gidenlerin o bitmeyen yoğunluğu içinde bazen ne yaptığını bile şaşırır insan, "Bunca kalabalığın içinde ne işim var?" diyebilir. O kalabalıktan sıyrılmaya çalışıp uzaklaşmak da isteyebilir ama bu nafile bir çabadır. Herkes senin için gelmiş gibidir. Ne yaptığının farkında bile olmadan kendini o kalabalığın hengamesinde bir o tarafta bir bu tarafta, bir ötede bir beride bulursun. Büyük bir panayırın ortasında kalmış gibi hissedersin kendini. Yas tutabilmek çok ciddi bir mesele olmasına rağmen, öyle bir hale gelirsin ki yasın ne olduğunu, nasıl yaşanması gerektiğini bile anlayamazsın. Her yer ve her insan yüzü, hakka kavuşanın hatıralarıyla doludur. Bir yandan gelen her kişiden gidenin hatıralarını dinlersin. Belki için de ferahlar biraz. Hatta göçüp giden sevdiğinin hiç bilmediğin bir anısını orada, taziye vermeye gelen birinden duyarsın. Bazen şaşırır, bazen sevinirsin. Sevdiğin kişinin başkalarının da hatıralarında yer etmesi sana için için bir güç de verir. Farkında bile olmadan taziyeye gelenler ile bir bağ kurmaya başlarsın. Bir de bakmışsın ki o taziye telaşesi içinde, canını yakan o ateşin harı dinmiştir. Kendini daha iyi hissettiğini düşünürsün. İşte taziyenin amacı tam da budur; o kor ateşin harını dindirmek ve seni hakikatten koparmadan sakinleştirmektir.

Ne kadar güzel, öyle değil mi? Maalesef bugün yaşananlar hiç de yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi gerçekleşmiyor. Ne yazık ki bu kıymetli geleneğimiz, son yıllarda cehalet ve gösterişle karışarak tanınmaz hale geldi. Hatta öyle bir noktaya ulaştı ki sadece davulumuz ve zurnamız eksik kaldı. Kütüb-i Sitte'de Peygamber Efendimiz'den (SAV) taziye ile ilgili nakledilen hadislere baktığımızda, karşımıza çıkan en önemli unsur sükûnet ve sabır içinde dayanışmadır. Yani ahlaki bir sessizlik emredilmektedir. Birbirimize dayanak olmamız emredilirken aynı zamanda cenaze evinde yaşamın gelip geçiciliği ve ölümün hakikati üzerine fikri ve hissi sohbetlerin yapılması, düşünmenin önemi vurgulanmıştır. Peygamber Efendimiz'in taziye konusundaki uyarısı, sükûnet ve sabrı bizlere emrederken tefekkür ile bir bilinç düzeyine ulaşmamız gerektiğini vurgulamaktadır. Peki, bizler ne yapıyoruz? Anlamsız bir şekilde; böylesi hunharca yenilip içilen ve panayır havasında geçen bu yasın davulu ve zurnası neden eksik diye düşünmeye başlıyoruz.

Bitip tükenmeyen yeme-içme arzusu; gürültü, gürültü ve yine gürültü... Limonsuz gelen çaylara, tuzsuz gelen salataya, etin yağına, lapa olmuş pilava şikâyet... Çorbaya yarım ağızlık övgü, kıyması az gelmiş pidenin ustasına bile şikâyet... Taziyeye gelemeyenlere hakaret, yorgunluktan belini doğrultamayan kadınlara sonsuz sitem ve turşuya da on puan vererek kapanış! Üstelik yetmiyormuş gibi, bizler bugün Peygamber Efendimiz'in (SAV) sünnetinin ötesine geçip sanki bu sünnette bazı şeyler eksik kalmış gibi kendi uydurduğumuz kuralları, yozlaşmış gelenekleri ve içi boş davranışları taziyenin bir parçası haline getirip dinin birer emriymiş gibi yaşıyoruz. Taziyeler artık birer tefekkür alanı değil, festival havasında yeme-içme mekânlarına dönüştü.

Yas evinin mutfağında hangi çeşit yemeklerin yapılacağı, kimin hangi hizmeti göreceği konuşulurken ölümün o derin manası gürültüye kurban ediliyor. Bir Mevlid şiirine sıkıştırılan maneviyat, derinlikli bir muhabbetin ve gerçek bir hüznün yerini alamıyor. Cenaze sahiplerinin acısını yaşamasına izin vermeden onlara yemek hazırlatmak veya çay servisi beklemek, hem ahlaken hem de dinen büyük bir vebaldir. Bazı yöresel adetlerin sanki dini birer emirmiş gibi algılanıp uygulanması, cenaze sahiplerini maddi ve manevi olarak tükenme noktasına getiriyor. Yakınını kaybeden insanlar, yasını tutmak yerine "Gelenlere ne ikram edeceğiz?" telaşına düşürülerek büyük bir haksızlığa uğratılıyor. Taziye evlerinde yüksek sesle konuşulması, siyaset tartışılması veya telefonlarla meşgul olunması cenaze sahiplerinin vicdanını derinden yaralamaktadır. Sessizliğin ve tefekkürün olması gereken bu yerlerde sergilenen lakayıt tavırlar, taziye adabına tamamen aykırıdır. İnsanlar oraya karınlarını doyurmaya ya da vakit geçirmeye değil, bir nebze olsun acıyı bölüşmeye gitmelidir.

Cenaze evine uzaklardan gelenlerin oraya taziye için gittiğini unutup bir "misafir" edasıyla hizmet beklemesi, yas sahiplerini acılarını bırakıp garsonluk yapmaya itiyor. Yedisi, kırkı, elli ikisi gibi ritüellerle bitmek bilmeyen bir merasim silsilesi yaratılıyor; bu da ev sakinlerinin yasını yaşamasını engelleyip onları sonsuz bir ızdırap döngüsüne hapsediyor. Taziyeye gelemeyenlerin hor görülmesi, insanların bu acılı günleri birer sosyal mecburiyet ve puanlama sistemine dönüştürmesine sebep oluyor. Özellikle kadınların hem bedenen hem ruhen omuzlarına binen bu "hizmet etme" yükü, insan doğasına ve yasın mahremiyetine tamamen aykırıdır. Gelenek adı altında sürdürülen bu gösterişçi anlayış, dini birer hüküm gibi algılanarak toplumun üzerine ağır bir ölü toprağı serpiyor.

Bu kıymetli geleneklerin çürümeye mahkûm edilmesi, en çok genç kuşağı büyüklerinden uzaklaştırıyor. Gençler; büyüklerinin "âdet" diyerek savunduğu bu samimiyetsiz gösterişi, bu içi boş ve külfetli kalabalıkları kabul etmiyor. Haklı olarak, yas evinde yemek derdine düşen; çayın, çorbanın, kahvenin, etin kalitesinin derdine düşen bu vicdandan uzaklaşmış büyüklerini örnek almak istemiyorlar. Taziye sahibini borç batağına sürükleyen bu gelenekler, genç kuşağın da vicdanını sızlatmaktadır. Bu tutarsızlık kuşaklar arası bağı koparmakta ve gençleri geleneklerimize karşı öfkeli hale getirmektedir. Kamu vicdanı huzursuz, üzgün ve çaresizdir. Eğer gençlerimizin değerlerimize sahip çıkmasını istiyorsak önce biz bu yozlaşmışlığı temizlemeliyiz. Gençleri amansızca eleştirmek yerine, nerede hata yapıldığını hep birlikte görmemiz gerekiyor.

Bu değerli taziye kültürünün çürümesinin durdurulması için tüm kamu kurum ve kuruluşları, mülki amirler ve belediyelerin devreye girmesi hayati önem taşımaktadır. Valilikler ve müftülükler aracılığıyla bildiriler yayınlanmalı; bu bildiriler camilerden kahvehanelere kadar her yere ulaştırılmalıdır. Sivil toplum kuruluşları da bu tip toplumsal konular üzerine mutlaka çalışmalarda bulunmalıdır. Kanaat sahibi insanların, aile büyüklerinin ve bölgede sözü geçen kişilerin, halk ile doğrudan iletişime geçerek bu yozlaşmış davranışlardan vazgeçilmesi gerektiğini ifade etmeleri gerekir. Gerekirse ortak mutabakat bildirileri, kapsayıcı ifadelerle halka sunulmalıdır. Taziye evlerinde yemek verilmesinin sonlandırılması veya düzene konulması, taziye sürelerinin makul saatlere çekilmesi gibi adımlar birer "yasak" değil, bir "ahlak inşası" olarak anlatılmalıdır. Herkes, bu kıymetli kültürün sağlıklı devam edebilmesi için elini taşın altına koymalıdır.

Buyurun, elimizde bir çuvaldız var; şimdi bu çuvaldızı başkasına değil, bizzat kendimize batırma zamanımız gelmiştir.

 

  • Çarşamba -9.1 ° / -17.9 ° Güneşli
  • Perşembe -7.9 ° / -18.5 ° Güneşli
  • Cuma -2.2 ° / -13.3 ° Yoğun kar yağışlı

Ağrı

07.01.2026

  • İMSAK 05:53
  • GÜNEŞ 07:22
  • ÖĞLE 12:19
  • İKİNDİ 14:45
  • AKŞAM 17:06
  • YATSI 18:30