Tarih: 25.05.2015 19:59

AŞARE-İ MÜBAŞŞERE GÖNÜLLERİN YEDİNCİ HALKASI HZ SA'D BİN EBÎ VAKKÂS (R.A)

Facebook Twitter Linked-in

Merhaba sevgili kardeşlerim! 
Bugün yüce rabbimizin izniyle bir önce ki yazımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz. Rabbim bizleri her türlü yanlışlıklardan ve doğma nefis güvencesinden muhafaza etsin. Âmin.
 Nasip yüce Allah'tandır ya bizde bu şuurla bugün ki yazımızda Aşere-i Mübaşşere'nin bir başka gönül halkası olan Sa'd bin Ebî Vakkas hazretlerinden bahsetmeye çalışacağız. 
Muhterem kardeşlerim, isterseniz öncelikle Sa'd bin Ebî Vakkas hazretlerinin kimlik bilgilerinden başlayalım. Peki, Sa'd bin Ebî Vakkas kimdir? Sa'd, künyesi Ebû İshâk'dır, Babasının adı Mâlik ve künyesi Ebû Vakkas'dır. Babasının adı yerine künyesi kullanılmaktadır. İlk Müslüman olanların yedincisidir. Fil vak'asından 23, Hicret'ten 30 yıl önce Mekke'de doğdu. On yedi yaşında iken Hazret-i Ebû Bekir'in vasıtasıyla Müslüman oldu. Müslüman oluş hâdisesi şöyle rivâyet edilir. Müslüman olmadan önce bir rüya görür.
 Rüyasında kendisi zifiri bir karanlığın içinde iken, birdenbire her tarafı aydınlatan parlak bir ay doğar. Ayın aydınlattığı yolu takip ederken aynı yolda Zeyd bin Haris, Hazreti Ali ve Hazreti Ebû Bekir'in önünden ilerlediğini görür. Kendilerine Siz ne zaman buraya geldiniz?” diye sorar. Onlar da Şimdi” diye cevap verirler.
 Gördüğü bu rüyadan üç gün sonra Hazreti Ebû Bekir'in kendisine İslâmiyeti anlatması üzerine, kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi hâsıl oldu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir onu Peygamberimize ( aleyhisselâm ) götürdü. Peygamberimizin (s.a.s)huzurunda îmân edip, Müslüman oldu. Hazret-i Sa'd, heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesur, sözü, özü doğru büyük bir zattı.
 Çok cömert olup, sadeliği severdi. Hazret-i Sa'd, Veda Haccı'ndan sonra hastalandığında, Peygamber Efendimiz kendisini ziyârete gelmişti. Sa'd hazretleri hastalığı şiddetlendiğinden duâ almak için Peygamberimize Yâ Resûlallah siz Medine'ye döneceksiniz de ben burada ölüp dostlarımdan geriye mi kalacağım?” dedi. Peygamber efendimiz de Hayır! Sen bizden geri kalamazsın! Burada kalır da Sâlih ameller işlersen, elbette onunla derecen artar, merteben yükselir. Umarım ki: Sen uzun zaman yaşayacaksın!
 Öyle ki, senden, bir takım kavimler faydalanacak, bir takımları da mahrûm kalacak” dedi ve Ya Rab! Eshâbımın Mekke'den Medine'ye dönüşünü tamamla” diyerek duâ etti. Bunun üzerine iyileşti, şifâ buldu. Medine'ye döndü. Nesebi (soyu)hem baba tarafından, hem de anne tarafından Peygamber efendimizle (s.a.s) birleşir. Babası Mâlik bin Üheyb bin Abdi Menaf bin Zühre bin Kilâb-i Kureyşi'dir. Annesi, Zühreoğullarından Hamne binti Ebû Süfyân'dır. Annesi oğlunun Müslümana olduğunu duyunca çok sinirlenip, Onu İslâm dininden döndürebilmek için çeşitli yollara müracaat etti.
 Oğlu Sa'd'ın kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bildiğinden İslâm dîninden döndürebilmek için; Allah'ın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya dâima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değil misin?” der. Hazret-i Sa'd da Evet” dedi. Bunun üzerine annesi asıl maksadını bildirmek için şöyle söyledi: Yâ Sa'd! Vallahi, sen Muhammed'in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helak oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın.” O güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemişti. Allahü teâlâ ve Resûlüne ( s.a.s) bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu iman kuvveti üstün geldi. Annesinin isteğini kabul etmedi. 
Annesinin yiyip içmediğini ve bunda inat ettiğini görünce, şöyle dedi: Ey Anne, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dînimden vaz geçmem. Artık ister ye, ister yeme.” Annesi Hazret-i Sa'd'ın dinine bağlılığını, imânındaki sebatını görünce şaşırdı, çaresiz kaldı. Yemeye ve içmeye tekrar başladı. İşte gör ey mağrur nefsim, sen halen bu biçare halinle övünmeye çalış, senin bu gidişin nereye ey nefsim? Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri ile annesi arasında geçen bu hâdiseden sonra Allahü teâlâ evladın anne ve babaya hangi hallerde tâbi olacağını, hangi hallerde tâbi olmayacağını bildiren Ankebût sûresi, sekizinci âyet-i kerîmesini göndererek; Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu husûsta) itaat etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı (amellerinizin karşılığını) size vereceğim” buyurdu. Sa'd bin Ebî Vakkas, Eshâb-ı kiram arasında en cesur ve kahraman olanlardandır. Şecaatta (cesarette), düşmana karşı şiddette en ileri Eshâb-ı kiram arasında Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Hazreti Zübeyr bin Avvam ve Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleriydi. İslâmiyetin, ilk yıllarında Müslümanlar müşriklerden çok eza ve cefâ görüyorlardı. 
Hazret-i Sa'd da çok eziyet çekmişti. Eshâb-ı kiram ibadetlerini serbestçe yapamıyorlardı. Hazret-i Sa'd ilk Müslüman olan Sahâbîlerden birkaçı ile beraber, Mekke'de Ebû Düb denilen bir vadide namaz kılmakta idiler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyân, birkaç müşrikle beraber yanlarına gelerek onların namazlarıyla alay etmeye ve kötülemeye başladılar. (Ebû Süfyân, o sırada henüz Müslüman olmamıştı). Bunun üzerine birbirlerine girdiler. Hazret-i Sa'd, eline geçirdiği bir deve kemiğiyle bir müşrikin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler korkuya kapılıp kaçtılar. Böylece Hazret-i Sa'd, Allah yolunda, ilk kâfir kanı döken sahâbî oldu. Allah (c.c) kendisinden razı olsun. Âmin. Diğer yandan baktığımızda, Hazret-i Sa'd bütün gazâlarda ve birçok seriyelerde bulundu. Savaşlarda çok kahramanlıklar gösterdi.
 Mekkeli Müslümanların üç bayrağı bulunuyordu. Bunlardan biri kendisine verilmiş, Müslümanların bayraktarlığını yapmıştır. Bedir Harbinde, büyük kahramanlık göstermiş, düşman tarafında bulunan, müşriklerin en başta gelen kumandanı ve en azılı din düşmanlarından olan Sa'd bin el-As'ı öldürmüştür. Uhud Harbinde de, Müslümanların sıkışık durumlarında büyük bir metanetle çarpışmış, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanından hiç ayrılmayıp, düşmana karşı savaşmıştır. Hazret-i Sa'd ok atmakta çok maharetliydi. 
Her attığı ok isabet ediyordu. İslamiyet'te, Allah yolunda ilk ok atan sahâbî olup, okçuların (kemankeşlerin) başında bulunuyordu. Uhud Harbinde, 1000'den fazla ok attı. Peygamberimiz tarafından, büyük iltifatlara ve dualara mazhar oldu. Peygamberimiz ok atarken Ona, At yâ Sa'd! Anam, babam sana feda olsun!” diye duâ etmiş, her ok atışında İlahî bu senin okundur. Atışını doğrult.” Allah'ım sana duâ ettiğinde Sa'd'ın duâsını kabûl eyle” diye duâ etmiştir. Peygamber efendimiz, (s.a.s) hayatında Anam, babam sana feda olsun” diye sadece Hazret-i Sa'd için duâ etmiş, bunun dışında hiçbir kimseye böyle duâ etmediğini Hazreti Ali bildirmiştir. 
Hazret-i Âişe ( r.a) anlatır: Resûlullah ( s.a.s) gazvelerin birinde, geceleyin Medine'ye dönüp geldiğinde Ne olurdu, sâlih bir kimse beni korumağı üzerine alsaydı! ”buyurdu. Birden bir silâh sesi duyduk. Bu kimdir?” buyurdu. Benim, Sa'd bin Ebî Vakkas” dedi. Peygamberiniz Seni buraya hangi şey getirdi” Ya'ni buraya niçin geldin? buyurdu. Hazret-i Sa'd: İçimden bir ses Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir sıkıntı ve eziyet verirler dedi. Bunun için O'nu korumağa ve hizmetine geldim.” Bunun üzerine Resûlullah ona duâ etti ve uyudu. Aman ya rabbi, ne büyük bir şeref peygamberi koruma görevini üstlenmek ne büyük bir şeref ne büyük bir nasip işidir. Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri, birçok birliklere de kumandanlık etmiştir.
 Peygamberimiz zamanında Hicaz'da, el-Harrar mevkiine gönderilen seriyyeye kumandanlık yapmıştır. Medine şehrinin emniyetinin sağlanmasında önemli görevlerde bulunmuş, Resûlullah efendimizle ( aleyhisselâm ) Buvat Seferine katılmış, bu seferde Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) sancağını taşımıştır. Hudeybiye antlaşmasında bulunmuş, şahid olarak anlaşmayı imza etmiştir. Hazreti Ebû Bekir, halife seçilince ilk bîat edenler arasında olmuştur. Hazret-i Ömer zamanında, Hevazin bölgesine zekât toplamak için gönderilmişti.
 Bu sırada İran taraflarındaki olaylar büyüyünce, hem bu olayları önlemek, hem de düşmana bir ders vermek için bir İslâm Ordusu hazırlandı. Bu ordunun başına kimin geçirilmesi gerektiği yapılan şûrada görüşüldü. Bazıları bizzat bu ordunun başına kumandan olarak Halife Hazreti Ömer'in getirilmesini istiyorlardı.
 Bir kısmı da bunun çeşitli sebeplerle uygun olmayacağını, başka birisinin kumandanlığa getirilmesini istiyordu. Bu sırada Sa'd bin Ebî Vakkas hazretlerinin Hevazinden mektûbu geldi. Sa'd bin Ebî Vakkas'ın ( radıyallahü anh ) ismini duyan Eshâb-ı kiramın hepsi ittifâkla Hazret-i Ömer'e: İşte aradığın kimseyi buldun” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, Sa'd bin Ebî Vakkas'ı ( radıyallahü anh ) Medine'ye çağırarak, O'nu İslâm ordularına başkumandan tâyin etti. O'na: Ey Sa'd! Sana Resûlullahın dayısı ve eshâbı dediklerine bakıp da gururlanma. Allahü teâlâ kötülüğü ancak iyilik ile yok eder.” Allah ile kul arasında kulluktan başka bir bağ yoktur. Allah onların Rabbi, onlar da, Onun kullarıdır. Fakat ölürken ki son durumları ve bu son nefeste ettikleri son sözleri bakımından birbirlerinden üstün olurlar. Ancak kullukla Allah katında karşılık bulur, sevap kazanırlar. Bak Allah'ın Resûlü ne yapıyor idiyse sen de öyle yap ve sabrı elden bırakma” der.
 Hazreti Ömer bu şekilde nasihat ettikten sonra Sa'd bin Ebî Vakkas ( r.a)'ın emrine dört bin asker verdi. Hazreti Sa'd bu askerlerle Medine'den çıktı. İran topraklarında bulunan İslâm askerleri ile birleşerek meşhur Kadisiye Meydan Muharebesi'ni kazandı. Kadisiye Muharebesi; İslâm Ordusu ile İran Ordusu arasında oldu. İslâm Ordusuna Sa'd bin Ebî Vakkas ( r.a), İran Ordusuna da Rüstem kumanda ediyordu, İslâm Ordusu, Fırat nehrinin bir kolu olan Atîk nehrinin Kadisiye denilen yerinde ordugâh kurdu. Harpten önce İran'ın başşehri Medayine elçiler gönderildi. İran Kisrası Yezd-i Cürd ile görüştüler, İranlıları İslama davet ettiler. Ya Müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya harp edersiniz” diye şart ileri sürdüler. İran Kisrası buna sinirlenerek Eğer benden önce elçi öldüren bir melik olsaydı, ben ikincisi olup, sizi öldürürdüm” dedikten sonra bir miktar toprak getirtti. Bende sizin için başka şey yok. En büyüğünüz kimse bunu yüklensin de reîsinize götürsün ve biliniz ki, cümlenizi Kadisiye hendeğine gömmek için Rüstem'i göndermek üzereyim.” dedi. Bunun üzerine elçiler arasında bulunan Âsım bir Amr kalkıp toprağı yüklendi, dışarı çıktılar. Arkadaşlarıyla beraber Hazret-i Sa'd'ın yanına döndüler ve Yâ Sa'd müjde. Allahü teâlâ onların toprağını bize verdi” dediler. Eshâb-ı kiram verilen bu bir parça toprağın daha sonra İran toprağının tamamının verileceğine dair Allahü teâlânın bir müjdesi olduğuna inandılar. İran Ordusu da gelip; Atîk nehri kıyısında ordugâh kurdu. 120 bin kişi olan İran Ordusu'nun 30 bini zırhlı ve birbirinden ayrılmaması için zincirle bağlı idiler. Ayrıca İran Ordusu'nun ön saflarına filler yerleştirilmişti. İslâm Ordusu ise 34 bin kişi idi. Hazret-i Sa'd, anlaşma ile işi halletmek istiyordu. Yine elçi göndererek kendilerine üç gün süre tanıdıklarını bu üç gün içinde ya Müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya cenge hazır olursunuz diye haber gönderdi. Onlar üç gün içinde bunları kabul etmediler.
 Dördüncü gün harp başladı. Harp başlamadan önce Hazret-i Sa'd askerlerine şöyle hitap etti: Mevkilerinizde sebat ediniz, öğle namazından sonra ben dört tekbir alacağım. İlkinde siz de tekbir alırsınız, harbe hazır olursunuz, ikinci tekbirde, siz de tekbir alır silahlanırsınız. Üçüncü tekbirde siz de tekbir alıp, askeri harp için coşturursunuz, dördüncü tekbirde düşman üzerine hücum ediniz ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” deyiniz. İslâm askerleri, bildirilen emirle düşmana hücum ettiler. İran Ordusu beraberinde getirdikleri fillerle karşılık verdiler. İlk gün şiddetli çarpışmalar oldu. Sonraki günlerde İslâm Orduları uyguladıkları dâhiyane taktiklerle İran Ordusu'nu bozguna uğrattılar, önce İran Ordusu komutanları öldürüldü. İran Ordusu'nun başkomutanı Rüstem de öldürülünce ordu dağıldı. Kaçışmaya başladılar. Kaçmaya çalışanların çoğu da nehre düşerek boğuldu, kalanlar da esîr edildi. Bu harbe Müslümanlar 2000 şehîd verdi. İranlıların tamamına yakını öldürüldü. Müslümanlar büyük bir zafer kazandılar.
 Daha sonra Hazreti Ömer'in emriyle Sâsâni Devleti'nin başşehri ve İran Kisrası'nın bulunduğu Medayin şehrine hareket edildi. İslâm askerinin Medayine hareket ettiğini İran Kisrası Yezd-i Cürd duyunca korkudan şehri terk etti. İslâm Ordusu Medayin şehrine kolayca girerek burayı fethetti. Sa'd bin Ebî Vakkas bu fethi şu mektupla Hz Ömer(r.a)'e bildirdi: Rahmân ve Rahim olan Allahü teâlânın adıyla: Irak vâlisi Sa'd bin Ebî Vakkas'tan, Mü'minlerin emiri Ömer-ül-Fârûk'a: Allah'ın selâmı üzerine olsun. Kendisinden başka hak ma'bûd olmayan, eşi benzeri olmayan Allahü teâlâya hamd eder, O'nun habibi olan Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederim. Allahü teâlâ, şeytana uyan bir kavme karşı bize zaferi ihsan etti. Gözün görmediği meydanlarda at koşturmayı nasip etti. Allahü teâlâ bize ihsanı ile muamele etti. Kisra'nın yurdunun büyük bir kısmını ele geçirdik Ordu kumandanlarının çoğunu öldürdük. Bu savaşta melekler onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlardı. Çünkü Allahü teâlâ îmân edenlerin yardımcısıdır. İmân etmeyenlerin yardımcısı yoktur. Yezd-i Cürd kaçtı. Kızı, esîr olarak ele geçirildi. Bundan sonra ne yapacağımız husûsunda, Medayin şehrinde emirlerinizi bekliyorum. Allahü teâlânın selâmı bütün Müslümanların üzerine olsun.” Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebî Vakkas ( r.a)'ın mektubunu aldı. Medine'de bulunan Eshâb-ı kiram ile uzun uzun istişare etti. Haşr sûresi 7, 8, 9, 10.'ncu ayetlerini delil getirerek, arazinin eski sahiplerinde kalmasına ve araziye haraç vergisi konulmasına karar verildi. Bu kararı Hazreti Ömer şu mektupla Sa'd bin Ebî Vakkas ( r.a)'a bildirdi: Mektubunu aldık. Orada, bildirdiğine göre, gaziler senden, elde ettikleri ganimetleri ve Allahü teâlânın fey olarak kendilerine ihsan ettiği malları kendileri arasında taksim etmeni istemişler. Benim mektubum sana ulaşınca meseleye nazar et ve eğil. Mal, hayvan ve eşya olarak insanların sana celp ettikleri ganimetleri topla. Onları Müslümanlardan hazır bulunanlara bölüştür. Arazi ve nehirleri işleyicilerine bırak ki, onlar bütün Müslümanların atiyyelerine dahil olsun: Çünkü, eğer sen onları yani arazi ve nehirleri halen orada bulunanlara taksim edersen, onlardan sonra geleceklere bir şey kalmaz. Ben sana, karşılaştığın kimseleri, harpten önce İslama davet etmeni emretmiştim. Her kim muharebeden önce davetine icabet eder de Müslüman olursa, o kimse Müslümanlardan bir fert sayılır.
 Müslümanlar için yapılması lâzım olan hak ve vecibeler onun için de tahakkuk etmiştir. Onun da İslam'da bir hissesi (sehmi) vardır. Her kim harp ve hezimetten sonra İslâm davetine icabet, ederse o da Müslümanlardan bir ferttir. Lâkin onun malı Müslümanlarındır. Zira Müslümanlar onun malını, o İslâm olmazdan önce elde etmişlerdir. İşte bu benim emrim ve sana yollanan ahdimdir. Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin” diyerek iltifatlarda bulunurdu. Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri buyurdu ki: Hayatımda üç gün ağladım. Bunlardan biri, Resûl-i ekrem'in (s.a.s ) vefât ettiği zaman, ikincisi Hazret-i Osman'ın şehîd edildiği zaman, üçüncüsü de Hakka sığınırken ağladım.” Yine buyurdular ki: Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece okursa sabaha kadar dua eder.” Allah (c.c) ondan razı olsun.
 Evet, değerli dostlar aslında Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri, anlatılacak, konuşulacak ve yazılacak birçok nokta vardır. Ama biz aciz dilimiz döndükçe ve kalemimiz yazdıkça önce kendi nefsimize daha sonra ise sizlere anlatmaya çalıştık. 
Rabbim bizleri dergâhından ayırmasın. Âmin. Selam ve dua ile… 
Kaynaklar: 1-Hayatüs sahabe 2) Herkese Lâzım Olan İmân adlı kitap
 



Orjinal Habere Git
— HABER SONU —